Akciğer, sınırlı da olsa kendini yenileme kapasitesine sahip bir organdır. Özellikle hafif doku hasarlarında, alveol hücreleri kendini onarabilir. Ancak bu yenilenme kapasitesi, sigara kullanımı, kronik hastalıklar ve ileri yaş gibi faktörlerle azalır.
Akciğerin yenilenme süreci, bronş ve alveol düzeyindeki hücrelerin çoğalması ve hasarlı dokuların temizlenmesiyle gerçekleşir. Akut enfeksiyon veya irritasyon sonrası epitel hücreleri hızla yenilenerek normal işlevi sürdürmeye çalışır. Sürekli tahriş bu süreci bozar.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) veya akciğer fibrozisi gibi durumlarda doku yenilenmesi sınırlıdır. Bu hastalıklarda hasarlı hücreler yerini skar dokusuna bırakır, bu da akciğer esnekliğini ve oksijen değişim kapasitesini azaltır. Kalıcı hasar gelişebilir.
Yenilenme kapasitesini desteklemek için sigaradan uzak durmak, sağlıklı beslenmek ve hava kirliliğinden korunmak önemlidir. Ayrıca düzenli egzersiz ve solunum rehabilitasyonu, akciğer fonksiyonlarını güçlendirmeye yardımcı olur. Koruyucu önlemler, iyileşme sürecini hızlandırır.
Biyolojik Yapısına Bakıldığında Akciğer Kendini Yeniler Mi?
İnsan solunum sistemi, oksijenin kana karışması ve zehirli karbondioksit gazının vücuttan atılması için akıl almaz bir mükemmellikte tasarlanmıştır. Bu sistemin en derinlerinde, mikroskobik boyutta milyonlarca küçük hava keseciği bulunur. Alveol adı verilen bu minicik kesecikler, tıpkı üzüm salkımları gibi bir araya gelerek devasa bir yüzey alanı oluşturur. Eğer bir insanın akciğerlerindeki tüm alveolleri yan yana açıp düz bir zemine yayma şansımız olsaydı, neredeyse bir tenis kortunu kaplayacak kadar geniş bir alan elde ederdik.
Bu incecik duvarlı keseciklerin etrafı, kanı taşıyan kılcal damarlarla sıkı sıkıya sarılmıştır. Aldığımız her nefeste oksijen bu ince zarlardan süzülerek kana karışır, aynı anda kandaki atık gaz olan karbondioksit de nefes yoluyla dışarı atılmak üzere bu keseciklerin içine dolar.
Akciğer dokusu, vücudumuzun sürekli dökülüp yenilenen cilt yüzeyi veya mide zarı gibi diğer bölgelerine kıyasla çok daha yavaş bir hücresel döngüye sahiptir. Bu hassas ve narin dokuda meydana gelen bir hasar sonrası iyileşme sürecinin nasıl işleyeceği, hasarın ne kadar şiddetli olduğuna ve bu hasara neyin yol açtığına bağlı olarak büyük farklılıklar gösterir. Sağlıklı bir akciğerin işleyişinde, bu incecik duvarlı hava keseciklerinin yapısal bütünlüğünün korunması kelimenin tam anlamıyla hayati bir önem taşır. Ağır geçirilen enfeksiyonlar, şiddetli travmalar veya uzun süreli hastalıklar nedeniyle bu yapıların parçalanması, genellikle kalıcı ve hücresel düzeyde geri dönüşü olmayan bazı bölgesel kayıplar yaratır. Vücudumuz bu gibi acil durumlarda bölgeyi orijinal, yumuşak dokuyla değiştirmek yerine, bir tür yara izi veya sert bir bağ dokusu oluşturarak deliği kapatmaya çalışır.
Hasar Anında Hücresel Boyutta Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Akciğerin hücresel onarım ve savunma mekanizmasının tam merkezinde, hava keseciklerinin iç yüzeyini bir duvar kağıdı gibi döşeyen çok özel iki farklı hücre grubu yer alır. Bunlardan ilki, gaz değişimini fiilen gerçekleştiren, son derece hassas, ince ve narin olan hücrelerdir. İkinci grup ise akciğerin asıl kök hücresi, yedek parçası veya onarım ustası olarak kabul edilen daha dayanıklı hücrelerdir.
Sağlıklı bir insanda, akciğer dokusunda bölgesel ve küçük çaplı bir hasar meydana geldiğinde, bu onarım ustası hücreler hızla uykularından uyanır ve çoğalmaya başlarlar. Hasarlı, dökülmüş veya yıpranmış bölgeyi adeta taze bir asfalt döker gibi kaplamaya çalışırlar. Bu hücreler süreç içerisinde kendi şekillerini de değiştirerek, o narin ve gaz değişiminden sorumlu olan asıl işçi hücrelere dönüşürler. Bu dönüşüm, akciğerin kendi içindeki en büyük ve en hayati hücresel tamir hamlesidir. Eğer bu sistem başarıyla işlerse, günlük hayatta karşılaştığımız hafif düzeydeki tahribatlar, ufak tefek toz veya mikrop maruziyetleri sorunsuzca atlatılır. Ancak bu mucizevi sistemin tıkır tıkır çalışabilmesi için akciğerin sürekli, aralıksız ve amansız bir saldırı altında olmaması, hasarı onarmak için yeterli zamanı bulabilmesi gerekir.
Zararlı Maddelere Maruz Kaldığında Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Akciğerin o mucizevi onarım hücreleri, maalesef her koşulda sonsuza kadar çalışmaya devam edemez. Dışarıdan gelen ağır saldırılar, dokuların kimyasını tamamen bozar ve hücresel düzeyde büyük bir kaosa neden olur. Özellikle yıllar boyunca sinsi sinsi ilerleyen kronik hastalıklarda, bu onarım ve savunma sistemi ne yazık ki tamamen iflas bayrağını çeker. Sürekli devam eden hasar nedeniyle onarım hücreleri durmaksızın bölünmek, çoğalmak ve yara kapatmak zorunda kalır. Bir süre sonra bu hücreler tükenir ve yaşlanma evresine girerler. Tıbbi dünyada bu duruma kök hücre yorulması adı verilir. Zehirli kimyasallar sadece narin hava keseciklerini parçalamakla kalmaz, aynı zamanda bu onarım hücrelerinin form değiştirmesini ve sağlıklı dokuyu oluşturmasını doğrudan bloke eder. Yorulan ve tükenen bir akciğer, hasarlı bölgeleri artık yumuşak dokuyla değil tamamen işlevsiz, sert ve kalın bir yara dokusuyla yamamaya başlar.
Akciğerin hücresel onarım sistemini çökerten temel düşmanlar şunlardır:
- Sigara
- Nargile
- Elektronik sigara
- Hava kirliliği
- Egzoz dumanı
- Kimyasal gazlar
- Temizlik maddeleri
- Mesleki tozlar
- Asbest
- Maden tozu
Esneklik Kaybı ve Sertleşme Durumunda Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Zehirli gazlara ve dumanlara maruz kalmak, akciğer dokusunda on beş yirmi yıl gibi bir süre içerisinde, hücresel olarak geri dönüşü imkansız hale getiren devasa yapısal hasarlar oluşturur. Akciğer organının çalışabilmesini sağlayan en önemli fiziksel özelliği, tıpkı kaliteli bir balon veya yepyeni bir sünger gibi sahip olduğu esnekliğidir. Bu organ, nefes aldığımızda göğüs kafesinin içinde kolayca şişmeli ve nefes verirken hiçbir kas gücüne ihtiyaç duymadan kendi elastik gücüyle kolayca sönerek içindeki kirli havayı dışarı atmalıdır.
Hava keseciklerinin çevresini sıkıca saran incecik elastik lifler zehirli dumanlar yüzünden öldüğünde, akciğer bu hayati esnekliğini kalıcı olarak kaybeder. Nefes alırken zorlanarak da olsa genişleyen akciğer, nefes verirken eski formuna dönemez, sönemez ve içeride her zaman bir miktar kirli hava hapsolur. Bu acı verici durum iki temel büyük soruna yol açar. Birincisi dokuların kaya gibi sertleşmesi, ikincisi ise hava keseciklerinin anormal bir şekilde balonlaşıp genişlemesi ve nihayetinde patlamasıdır. Bu kayıplar anatomik olarak hiçbir ilaçla, şurupla veya hücresel yenilenme mekanizmasıyla geri döndürülemez. İşte tam bu çaresizlik noktasında, hastanın hayat kalitesini geri kazandırmak, boğulma hissini ortadan kaldırmak ve geride kalan sağlam dokuyu kurtarmak için modern göğüs cerrahisinin devrim niteliğindeki yaklaşımları devreye girer.
Modern Cerrahi Müdahalelerle Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Modern tıp bilimi, akciğerin hücresel olarak kendini yenileyemediği gerçeğini bir çaresizlik veya son durak olarak kabul etmez. Aksine, göğüs cerrahisindeki tüm tedavi stratejisi, “geride kalan sağlıklı akciğer dokusunu en iyi şekilde koru, ona yer aç ve fonksiyonel çalışma kapasitesini maksimum düzeye çıkar” prensibi üzerine çok sağlam bir şekilde inşa edilmiştir.
Uzun yıllar boyunca, akciğer hastalıklarının cerrahi tedavisi göğüs kafesinin çok geniş bir şekilde açıldığı ve kaburgaların birbirinden zorla uzaklaştırıldığı oldukça ağır ameliyatlarla yapılırdı. Bu eski yöntem hastanın günlerce süren çok şiddetli ağrılar çekmesine, kaburga altındaki sinirlerin ezilmesine ve göğüs kaslarının büyük hasar görmesine neden olurdu. Canı yandığı için derin nefes alamayan hasta, ameliyat sonrasındaki o çok önemli fonksiyonel iyileşme sürecine asla dahil olamazdı. Ancak günümüzde bu agresif ve yıpratıcı yöntemlerin yerini, dokulara en az zararı vererek kalan akciğerin hızla iyileşmesini ve adapte olmasını sağlayan kapalı cerrahi yöntemler almıştır. Bu yenilikçi yaklaşımlar, eksilen parçayı yerine koymasa da fizyolojik bir mucize yaratarak hastanın yıllar sonra yeniden derin bir nefes alabilmesini sağlar.
Kapalı akciğer ameliyatlarının hastalara sunduğu başlıca avantajlar şunlardır:
- Düşük ağrı
- Minimal kesi
- Estetik görünüm
- Hızlı taburculuk
- Erken yürüme
- Düşük kanama
- Azalmış enfeksiyon
- Hızlı iyileşme
- Kaburga koruması
Robotik Cerrahi Teknolojileriyle Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Kapalı cerrahinin ulaştığı en üst düzey teknoloji olan robotik cerrahi sistemleri, cerrahın hasta başında saatlerce ayakta durmak yerine, ameliyathanenin bir köşesindeki özel, yüksek teknolojili bir konsola oturarak tüm operasyonu parmak uçlarıyla yönettiği olağanüstü bir bilimsel gelişmedir. Bu sistem, sanılanın aksine kendi başına karar veren otonom bir cihaz değildir; tamamen cerrahın tecrübesini, anatomik bilgisini ve parmak hareketlerini milimetrik olarak eşzamanlı şekilde hastanın içindeki aletlere aktaran kusursuz bir aracıdır.
Bu sistemin sunduğu en büyük devrim, cerrahın ameliyat bölgesini yüksek çözünürlüklü, gerçek derinlik algısına sahip üç boyutlu kameralarla ve normalden on kat daha büyük görebilmesidir. İnsan elinin giremeyeceği, normal aletlerin dönemeyeceği daracık anatomik alanlarda, robotik kollar kendi ekseni etrafında muazzam bir açıyla dönebilir. Bu inanılmaz hareket kabiliyeti sayesinde cerrah, kanserli dokuları veya hastalıklı bölgeleri milimetrik bir hassasiyetle temizlerken, geride kalacak olan ve hastanın ileriki yaşamında nefes almasını sağlayacak olan sağlıklı dokulara, damarlara ve sinirlere mikroskobik düzeyde bile zarar vermemiş olur. Sağlıklı dokunun bu derece özenle korunması, ameliyat sonrasındaki fonksiyonel yenilenmenin en büyük garantisidir.
Robotik cerrahi sisteminin operasyona kattığı başlıca üstünlükler şunlardır:
- Üç boyutlu görüntü
- Derinlik algısı
- Yüksek büyütme
- Gelişmiş manevra
- Titreme filtresi
- Hassas kesi
- Sinir koruması
- Güvenli kanama kontrolü
Hacim Küçültücü Ameliyatların Ardından Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Biyolojik olarak kendini yenileyemeyen, yılların getirdiği hasarla esnekliğini tamamen kaybederek fonksiyonel olarak çöken bir akciğeri iyileştirmek için tıp dünyasında kulağa ilk başta oldukça çelişkili gelen bir yöntem kullanılır: Akciğerin hasarlı bir kısmını tamamen kesip çıkarmak. Akciğer hacmini küçültmeye yönelik yapılan bu cerrahi operasyonlar, insan vücudunun mekanik işleyişinin ve iç dengesinin ne kadar mükemmel çalıştığının en canlı kanıtıdır.
Özellikle ileri evre amfizem hastalarında, akciğerlerin genellikle üst kısımları esnekliğini kalıcı olarak kaybeder. Bu bölgeler, içi bayat havayla dolu devasa balonlar şeklinde şişer ve bir daha asla sönmezler. Hiçbir gaz değişimine katılmayan, oksijen alıp karbondioksit veremeyen bu şişkin ölü bölgeler, göğüs kafesinin içinde inanılmaz derecede büyük bir yer kaplar. Bu devasa ölü hacim, hemen yanındaki sağlıklı akciğer dokusuna acımasızca baskı yapar, onun da şişmesini ve çalışmasını engeller. Nefes almanın ana motoru olan diyafram kası, bu şişkin akciğerlerin baskısıyla aşağıya doğru dümdüz bir hale gelir ve kasılma yeteneğini tamamen kaybeder. Hasta her saniye boğuluyormuş gibi hisseder.
İşte bu noktada gerçekleştirilen hacim küçültücü operasyonla, akciğerin hiçbir işe yaramayan, sadece yer kaplayan ve diğer organlara eziyet eden o balonlaşmış kısımları kapalı yöntemlerle kesilip çıkarılır. Bu işlemin amacı eksilen dokuyu yenilemek değil içerdeki sıkışıklığı gidererek sağlam dokulara ferah bir çalışma alanı yaratmaktır.
Bu ameliyatın ardından fizyolojik olarak rahatlayan ve güçlenen yapılar şunlardır:
- Diyafram kası
- Sağlam akciğer
- Küçük bronşlar
- Kalp kası
- Göğüs duvarı
İleri Evre Hastalıklarda Akciğer Kendini Yeniler Mi Yoksa Nakil Mi Şarttır?
Akciğer dokusundaki fiziksel harabiyetin, hücresel yıkımın veya sertleşmenin artık hiçbir hacim küçültücü ameliyatla, ilaçla veya kapalı cerrahi yöntemle geri döndürülemeyeceği çok ileri evre hastalıklarda ufuktaki tek çare organ naklidir. Hastanın nefes alma kapasitesi hayati sınırların altına düştüğünde, organ tamamen tükendiğinde, akciğerin bütünsel olarak yepyeni ve sağlıklı bir organla değiştirilmesi gerekir. Bu süreç göğüs cerrahisinin teknik olarak en zor, en karmaşık ve kusursuz bir altyapı gerektiren zirve noktasıdır.
Günümüzde akciğer nakli operasyonları eskisinden çok daha güvenli ve modern tekniklerle yapılmaktadır. Eskiden hastanın tüm göğüs kafesi boydan boya kesilirken, artık sadece belirli bölgelerden girilerek kemik yapının bütünlüğü büyük oranda korunabilmektedir. Ameliyat sırasında hastanın kanını dışarıda oksijenlendiren gelişmiş yaşam destek cihazları, hem cerraha çok temiz ve güvenli bir çalışma alanı sunar, hem de yeni takılacak olan taze akciğer dokusunun herhangi bir hasar görmeden, sarsılmadan yeni yuvasına adapte olmasını garanti altına alır.
Ameliyatla Bir Parçası Alındığında Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Kanser, ciddi enfeksiyon veya amfizem gibi nedenlerle akciğer ameliyatı geçirecek ve organının bir lobu veya yarısı alınacak olan hastaların zihinlerindeki en korkutucu sorulardan biri şudur: “İçeride koca bir parça alındığında, göğüs kafesimde devasa boşluk öylece kalacak mı ve o boşluk beni rahatsız edecek mi?”
İnsan anatomisi ve doğa, boşlukları asla sevmez ve tolere etmez. Göğüs kafesimizin içi, dış dünyaya tamamen kapalı, dışarıdan hava almayan ve kendine has bir negatif basınca, yani vakum etkisine sahip özel kapalı bir kutu gibidir. Cerrahi ve son derece hassas bir işlemle akciğerin hastalıklı bir kısmı vücuttan ayrılıp göğüs duvarı kapatıldığında, içerideki bu doğal vakum etkisi ve vücudun o muazzam uyum yeteneği anında devreye girer. Bu süreç hücresel bir çoğalma olmasa da mimari bir harikadır. Geride kalan sağlıklı loblar, normalde olduklarından çok daha fazla genişleyerek ve esneyerek sünger gibi şişerler. Kalp ve ana damarlar yavaşça ameliyat edilen o boşluğa doğru kayar. Aşağıdaki diyafram kası da sessizce yukarı çıkarak o boşluğu daraltır. Birkaç hafta içinde tüm sistem yeni hacme alışır ve denge kurulur.
Ameliyat sonrası göğüs içindeki boşluğu kapatan temel mekanizmalar şunlardır:
- Kalan dokunun şişmesi
- Kalbin yer değiştirmesi
- Diyaframın yükselmesi
- Göğüs kafesinin daralması
Düzenli Fizyoterapi ve Egzersizlerle Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Ameliyathanedeki o yüksek teknolojik cihazlar, robotik kollar ve cerrahi ekibin olağanüstü titiz çalışması, hastanın şifaya kavuşma yolculuğunun sadece ilk yarısıdır. Gerçek anlamdaki o fonksiyonel yenilenme ve hayata dönüş süreci, ameliyat bittikten sonra hastanın kendi bedenini ve geride kalan akciğer kapasitesini ne kadar verimli kullanabildiğine bağlıdır. Bu kritik iyileşme aşamasında devreye giren solunum fizyoterapisi, kesinlikle hastanın kendi inisiyatifine bırakılmayacak kadar hayati, bilimsel ve zorunlu bir tıbbi süreçtir.
Modern göğüs cerrahisinde hastalar artık günlerce yatakta yatırılmazlar. Ameliyatın hemen ertesi günü, henüz üzerlerinde direnleri varken ayağa kaldırılır ve koridorda yürütülürler. Yürümek, yerçekiminin yardımıyla ciğerlerin en uç köşelerine kadar havanın ulaşmasını sağlar. Sadece yürümekle kalmaz, hastalara içerideki durgun havayı hareketlendirecek ve balgamı söküp atacak çok özel nefes alma taktikleri öğretilir. Göğüs kafesini değil sadece karın boşluğunu şişirerek alınan derin diyafram nefesleri, dudakları büzerek uzun uzun verilen nefesler, içerideki küçük hava borularının büzüşmesini engeller. Bu egzersizler sayesinde eksilen dokunun yerine hücre gelmese de geride kalan akciğerin kullanım kapasitesi yüzde yüzlere çıkarılarak mükemmel bir fiziksel yenilenme sağlanır.
Ameliyat sonrası hastaların uyguladığı temel solunum egzersizleri şunlardır:
- Karın solunumu
- Büzük dudak
- Triflo çalışması
- Kontrollü öksürme
- Derin nefes
- Balgam atma
Ağrı Kontrolü ve Yaşam Tarzı Değişiklikleriyle Akciğer Kendini Yeniler Mi?
Akciğer cerrahisi sonrasında hastanın ağrısının kesilmesi, sadece insani bir konfor meselesi değil kelimenin tam anlamıyla tıbbi bir zorunluluktur. Canı çok yanan bir insan istemsizce nefesini tutar, derin nefes almaktan korkar ve asla güçlü bir şekilde öksüremez. Oysa akciğerin içindeki sıvıları, anestezi gazlarını ve sekresyonları dışarı atmanın tek yolu kuvvetli bir şekilde öksürmektir. Öksüremeyen hastanın ciğerleri kısa sürede söner ve zatürre gibi ölümcül riskler ortaya çıkar. Bu nedenle cerrahlar ve anestezi uzmanları, hastanın ameliyat yerini özel yöntemlerle uyuşturarak onun rahatça nefes alıp öksürmesini sağlarlar.
Hastaneden taburcu olduktan sonraki uzun soluklu dönemde ise, artık tüm sorumluluk yavaş yavaş hastanın kendi yaşam tarzına geçer. Biyolojik olarak eksilen yerini dolduramayan akciğerin kalan kısmını bir bebek gibi korumak şarttır. Hastanın beslenmesinden uyku düzenine, soluduğu havanın kalitesinden günlük attığı adım sayısına kadar her detay, akciğerin bu yeni ve güçlü versiyonunun uzun yıllar boyunca sorunsuz çalışmasını belirler. Unutulmamalıdır ki sağlıklı insan bedeni 150 yıl yetecek devasa bir akciğer rezerviyle doğar. Bu rezervin bir kısmını kaybetmiş olmak dünyanın sonu değildir; sadece geriye kalan o kıymetli hazineye çok daha iyi bakmayı gerektirir.
Ameliyat sonrası hastaların ömür boyu benimsemesi gereken hayati alışkanlıklar şunlardır:
- Sigarayı bırakmak
- Pasif içicilikten korunmak
- Temiz hava
- Düzenli yürüyüş
- Dengeli beslenmek
- İdeal kilo
- Bol su
- Aşıları yaptırmak
Sıkça Sorulan Sorular
Akciğerler belirli ölçüde onarım kapasitesine sahiptir ve bazı hasarlar zamanla iyileşebilir. Ancak ileri derecede doku kaybı veya kalıcı akciğer hastalıklarında tamamen eski yapıya dönmek her zaman mümkün olmayabilir.
Sigaranın bırakılmasıyla akciğerlerin temizlenme mekanizmaları daha etkili çalışmaya başlar. Öksürük ve balgam zamanla azalabilir, solunum fonksiyonları iyileşebilir ve akciğerlerin kendini onarma süreci desteklenebilir.
Sigaraya bağlı bazı değişiklikler geri dönebilirken, amfizem gibi kalıcı hasarlar tamamen düzelmeyebilir. Bununla birlikte sigarayı bırakmak hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir ve akciğer fonksiyonlarını korumaya yardımcı olabilir.
Zatürre tedavi edildikten sonra akciğer dokusu büyük ölçüde toparlanabilir. İyileşme süresi yaşa, genel sağlık durumuna ve enfeksiyonun şiddetine bağlı olarak değişebilir. Bazı kişilerde tam düzelme birkaç hafta sürebilir.
Düzenli fiziksel aktivite akciğer kapasitesini destekleyebilir ve solunum kaslarının güçlenmesine yardımcı olabilir. Egzersiz doğrudan yeni akciğer dokusu oluşturmasa da solunum fonksiyonlarının daha verimli çalışmasını destekleyebilir.
Antioksidan açısından zengin besinler ve dengeli bir beslenme düzeni genel vücut sağlığını destekler. Bu yaklaşım iltihabın azaltılmasına yardımcı olarak akciğerlerin doğal iyileşme süreçlerine katkı sağlayabilir.
Temiz hava solumak akciğerlerin sürekli tahriş olmasını önleyebilir. Hava kirliliği ve zararlı partiküllere maruziyetin azaltılması, akciğer dokusunun korunmasına ve mevcut hasarın ilerlemesinin önlenmesine yardımcı olabilir.
KOAH kalıcı hava yolu hasarına neden olabilir ve tamamen iyileşmeyebilir. Ancak sigaranın bırakılması, ilaç tedavileri ve pulmoner rehabilitasyon uygulamalarıyla belirtiler kontrol altına alınabilir ve yaşam kalitesi artırılabilir.
Solunum egzersizleri akciğerlerin daha etkili kullanılmasına yardımcı olabilir. Düzenli uygulandığında nefes kontrolünü geliştirebilir, akciğer kapasitesini destekleyebilir ve bazı hastalarda solunum şikayetlerinin azalmasına katkı sağlayabilir.
Sigaradan uzak durmak, düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, enfeksiyonlardan korunmak ve düzenli sağlık kontrollerini aksatmamak akciğer sağlığının korunmasına ve solunum fonksiyonlarının desteklenmesine yardımcı olabilir.

Prof. Dr. Alper Fındıkcıoğlu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olup göğüs cerrahisi ihtisasını Dr. Siyami Ersek Hastanesi’nde tamamlamıştır. Akademik kariyerine 2005 yılında Başkent Üniversitesi’nde başlamış; 2014’te doçent, 2022’de profesör unvanını almıştır. Akciğer kanseri, göğüs duvarı hastalıkları ve minimal invaziv cerrahi konularında geniş deneyime sahiptir. 2024 yılından itibaren mesleki çalışmalarını Acıbadem Hastanesi’nde sürdürmektedir.

