Kilo kaybı, vücut ağırlığının planlı ya da plansız biçimde azalması durumudur ve genellikle enerji alımı ile harcaması arasındaki dengesizliğe bağlı olarak ortaya çıkar. Fizyolojik, metabolik veya patolojik süreçler sonucunda gelişebilir ve belirli bir sürede ölçülebilir ağırlık azalmasıyla tanımlanır.
İstemsiz kilo kaybı, bireyin diyet veya egzersiz değişikliği yapmadan ağırlık kaybetmesiyle karakterizedir ve altta yatan bir hastalığın klinik belirtisi olabilir. Endokrin bozukluklar, gastrointestinal emilim sorunları ve maligniteler bu tabloya yol açabilen başlıca tıbbi nedenler arasında yer alır.
Hızlı kilo kaybının nedenleri arasında hipertiroidi, diyabet, kronik enfeksiyonlar ve ağır psikiyatrik tablolar bulunur. Metabolizma hızındaki artış veya iştah kaybı ile ilişkili durumlar, kısa sürede belirgin vücut kütlesi azalmasına yol açarak sistemik değerlendirme gerektirir.
Kronik hastalıklara bağlı kilo kaybı, kanser, kronik böbrek yetmezliği ve kalp yetersizliği gibi uzun süreli hastalıklarda sık görülür. Bu süreçte kas kütlesi azalabilir, bağışıklık sistemi zayıflayabilir ve genel sağlık durumu bozulabilir, bu nedenle erken tanı ve bütüncül yaklaşım önem taşır.
İstemsiz Kilo Kaybı Nedir ve Neden Bu Kadar Önemlidir?
Hepimiz zaman zaman kilo alır veririz. Mevsim geçişleri, stresli dönemler veya beslenme düzenindeki ufak değişiklikler tartıdaki rakamları oynatabilir. Ancak tıbbi olarak “istemsiz kilo kaybı” dediğimizde çok daha spesifik ve alarm verici bir tablodan bahsediyoruz. Eğer bir kişi, özel bir diyet programı uygulamıyorsa, spor salonunda saatlerini harcamıyorsa, yani kilo vermek için özel bir çaba sarf etmiyorsa ve buna rağmen son 6 ila 12 ay içinde vücut ağırlığının yüzde 5’inden fazlasını kaybetmişse, burada bir sorun var demektir.
Örneğin 80 kilo olan bir bireyin, hiçbir çabası yokken altı ay içinde 4-5 kilo verip 75’lere düşmesi bizim için “açıklanamayan kilo kaybı” sınıfına girer. Göğüs cerrahisi perspektifinden bakıldığında bu durum sadece yağ dokusunun erimesi değildir. Asıl korktuğumuz ve tehlikeli bulduğumuz şey, kas kütlesinin kaybıdır. Vücut, içerideki bir hastalıkla savaşmak veya o hastalığın yarattığı metabolik kaosu yönetmek için kendi yapı taşlarını, yani kaslarını yakmaya başlar.
Bu durumun önemi şuradadır: Kilo kaybı çoğu zaman hastalığın ilk ve tek belirtisi olabilir. Henüz öksürük başlamadan, henüz ağrı hissedilmeden vücut metabolik olarak “ben tükeniyorum” mesajını verir. Ayrıca cerrahi planlamamızda da bu durum hayati önem taşır. Kas ve yağ deposu tükenmiş bir hastanın büyük bir akciğer veya yemek borusu ameliyatını kaldırması, güçlü bir hastaya göre çok daha zordur. İyileşme süreci uzar, yaraların kapanması gecikir. Bu yüzden bizim için kilo kaybı, sadece bir semptom değil tedavi stratejisini baştan aşağı değiştiren bir parametredir.
Vücut Neden Kendi Kendine Kilo Kaybı Yaşar?
Normal şartlarda vücudumuz muazzam bir denge mekanizmasına sahiptir. Aldığımız kalori ile harcadığımız enerji bir terazinin kefeleri gibidir. Ancak göğüs boşluğunda gelişen malign (kötü huylu) hastalıklar veya kronik enfeksiyonlar bu teraziyi bir anda altüst eder. Bu duruma tıp dilinde “kaşeksi” adını veriyoruz. Kaşeksi, basit bir açlıktan çok farklıdır. Aç kalan insan yemek yediğinde toparlar, ancak kaşeksi sürecindeki bir hasta yemek yese bile kilo almaya devam edemeyebilir.
Bunun temel nedeni, tümörün veya hastalığın yarattığı “yangın” halidir. Kanser hücreleri, kontrolsüzce çoğalabilmek için vücudun tüm enerji kaynaklarına el koyar. Vücut ise bu yabancı dokuyla savaşmak için bağışıklık sistemini tam kapasite çalıştırır. Bu savaş sırasında salgılanan bazı maddeler, beyindeki iştah merkezini baskılar. Yani hasta hem biyolojik olarak enerjiye muhtaçtır hem de beyin ona “yemek yeme” emri verir.
Ayrıca metabolizma hızı, dinlenme halindeyken bile çok yüksektir. Sanki hasta yatağında yatarken maraton koşuyormuş gibi kalori harcar. Vücut enerji bulmak için önce kandaki şekeri kullanır, o bitince yağ depolarına saldırır, en sonunda da hayati organların çalışmasını sağlayan iskelet kaslarını yıkarak enerjiye dönüştürür. İşte hastanın günden güne erimesinin, kıyafetlerin bol gelmesinin ve merdiven çıkarken dahi zorlanmasının arkasındaki karmaşık mekanizma budur.
Bu süreçte hastaların fark edebileceği bazı alarm belirtileri şunlardır:
- Geçmeyen yorgunluk
- İştahın tamamen kesilmesi
- Kas güçsüzlüğü
- Gece terlemeleri
- Ateş
- Kıyafetlerin bol gelmesi
Akciğer Kanseri ve Kilo Kaybı Arasındaki İlişki Nasıldır?
Akciğer kanseri, maalesef kilo kaybı ile en sık özdeşleşen hastalıklardan biridir. Polikliniğimize başvuran akciğer kanseri tanılı hastaların yarısından fazlasında ciddi bir zayıflama hikayesi mevcuttur. Akciğer, vücudun oksijen deposudur. Burada bir sorun olduğunda, tüm sistem etkilenir. Ancak akciğer kanserinde kilo kaybının tek sebebi tümörün enerjiyi tüketmesi değildir.
Burada “solunum iş yükü” dediğimiz bir kavram devreye girer. Sağlıklı bir insan nefes alıp verirken enerji harcadığını hissetmez. Bu otomatik ve zahmetsiz bir eylemdir. Ancak akciğerinde tümör olan hava yolları daralmış veya akciğer kapasitesi azalmış bir hasta için nefes almak, ciddi bir fiziksel efor gerektirir. Yardımcı solunum kasları dediğimiz boyun ve sırt kasları sürekli çalışır. Hasta sadece koltuğunda oturup nefes almaya çalışırken bile, sağlıklı bir insanın yürüyüş yaparken harcadığı kadar kalori yakabilir. Buna “pulmoner kaşeksi” diyoruz.
Ayrıca tümörün yerleşim yerine göre hastanın yemek yeme isteği de azalabilir. Örneğin akciğerin üst kısmındaki tümörler bazen yemek borusuna baskı yapabilir veya şiddetli ağrı nedeniyle hastanın iştahını kapatabilir. Kronik öksürük krizleri de hastayı yorarak yemek yeme eylemini zorlaştırabilir.
Akciğer kanserinde kilo kaybına eşlik eden ve mutlaka doktora başvurulmasını gerektiren belirtiler şunlardır:
- İnatçı öksürük
- Kanlı balgam
- Nefes darlığı
- Göğüs ağrısı
- Sırta vuran ağrı
- Ses kısıklığı
- Hırıltılı solunum
Yemek Borusu Kanseri Nasıl Kilo Kaybı Yapar?
Göğüs cerrahisi pratiğinde, kilo kaybının en dramatik ve en hızlı yaşandığı hastalık grubu yemek borusu (özofagus) kanserleridir. Burada mekanizma, akciğer kanserinden biraz daha farklı ve çok daha somuttur. Sorun tamamen mekanik bir engellemedir. Yemek borusu, ağızdan alınan gıdaların mideye iletildiği esnek bir tüptür. Bu tüpün içinde büyüyen bir kitle, yolun tıkanmasına neden olur.
Hasta genellikle bu durumu aşamalı olarak fark eder. İlk başlarda “Lokmalar boğazıma diziliyor” veya “Sanki göğsümün ortasında yemek takılıp kalıyor” gibi şikayetler başlar. Tıpta “disfaji” dediğimiz yutma güçlüğü tablosu, hastalığın ilerleyişiyle paralel olarak kötüleşir. Başlangıçta hasta ekmek, et gibi katı gıdaları yutmakta zorlanır ve bunları çiğnemeden yutmaktan kaçınır. Zamanla pilav, makarna gibi yumuşak gıdalar da geçmemeye başlar.
Hastalığın ileri evrelerinde ise durum daha da vahimleşir; hasta çorba, süt ve hatta suyu bile yutamaz hale gelir. Yol tamamen kapandığında, besin alımı sıfıra iner. Bu durumdaki bir hasta, haftalar içinde 10-15 kilo verebilir. Buradaki kilo kaybı, sadece kanserin metabolik etkisiyle değil doğrudan “açlık” ile ilişkilidir. Vücut besin alamadığı için kendi depolarını hızla tüketir. Bu nedenle yemek borusu kanseri şüphesi olan hastalarda zamanla yarışırız; çünkü her geçen gün hasta biraz daha erimekte ve ameliyat şansını kaybetme riskiyle yüzleşmektedir.
Yemek borusu kanserinde yutma güçlüğü genellikle şu sırayla ilerler:
- Katı gıdalar
- Yarı katı gıdalar
- Püre kıvamındaki gıdalar
- Sıvı gıdalar
- Su
- Tükürük
Her Kilo Kaybı Kanser midir? Akalazya Nedir?
Bu kadar korkutucu senaryodan bahsettikten sonra içinizi bir nebze rahatlatacak bir gerçekten de bahsetmeliyim: Kilo kaybı ile gelen her göğüs hastalığı kanser değildir. Bazen iyi huylu (benign) hastalıklar da kanseri taklit eden belirtiler verebilir. Bunların en başında “Akalazya” gelir.
Akalazya, yemek borusunun alt ucunda, mide ile birleştiği yerdeki kapakçığın (sfinkter) gevşeyememesi hastalığıdır. Normalde biz bir şey yuttuğumuzda bu kapakçık açılır ve yemek mideye geçer. Akalazya hastalarında ise bu kapakçık sürekli kasılı kalır. Yemekler yemek borusunda birikir, mideye inemez. Hasta yediği yemeğin göğsünde kaldığını hisseder, gece yattığında yediklerinin ağzına geri geldiğinden şikayet eder. Gıdalar mideye geçip sindirilemediği için vücut besinsiz kalır ve hasta kilo vermeye başlar.
Akalazya hastaları genellikle “Yıllardır zayıflıyorum, yemek yemek benim için bir işkence” diyerek gelirler. Kanserden farkı, bu sürecin çok daha uzun yıllara yayılmasıdır. Ancak sonuçta hasta yine ciddi bir beslenme yetersizliği (malnütrisyon) ile karşı karşıyadır. Göğüs cerrahı olarak bizim için akalazya, yüz güldürücü sonuçları olan bir hastalıktır. Çünkü mekanik olan bu sorunu, kapakçığı oluşturan kasları cerrahi olarak keserek (Heller Miyotomi) tamamen düzeltebiliriz.
Akalazya hastalığının tipik belirtileri şunlardır:
- Yutma güçlüğü
- Ağza sindirilmemiş gıda gelmesi
- Göğüs arkasında ağrı
- Mide yanması
- Geğirme güçlüğü
- Kilo kaybı
Göğüs Kafesi Kitleleri Kilo Kaybı Yapar mı?
Göğüs kafesinin tam ortasında, iki akciğerin arasında kalan “mediasten” dediğimiz bölge, vücudun kavşak noktasıdır. Burada kalp, büyük damarlar, soluk borusu ve “timus” dediğimiz bir bez bulunur. Bu dar alanda gelişen kitleler de kilo kaybının gizli sebeplerinden biri olabilir.
Mediastinal kitleler çok çeşitlidir; timoma (timus bezi tümörü), lenfoma (lenf bezi kanseri), teratomlar veya kistik yapılar burada görülebilir. Özellikle lenfoma gibi kan kaynaklı maligniteler, vücutta sistemik bir yangın çıkarır. Bu hastalar bize genellikle “B Semptomları” dediğimiz klasik üçlü ile gelirler. Bu belirtiler varsa, vücudun enerji tüketimi aşırı artmış demektir. Timoma gibi kitleler ise büyüdükçe yemek borusuna dışarıdan baskı yaparak yutmayı zorlaştırabilir ve dolaylı yoldan kilo kaybına neden olabilir.
Mediastinal kitlelerde görülen “B Semptomları” şunlardır:
- Açıklanamayan ateş
- Şiddetli gece terlemesi
- Ciddi kilo kaybı
Kilo Kaybı Tanısı İçin Hangi Yöntemler Kullanılır?
Kilo kaybı şikayetiyle gelen bir hastada, göğüs cerrahı olarak önceliğimiz “düşmanın yerini ve gücünü tespit etmektir”. Bunun için sadece röntgen veya tomografi yetmez; doku tanısı, yani biyopsi gerekir. Neyse ki günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte hastayı yormadan, büyük kesiler yapmadan tanı koyabiliyoruz.
Bu yöntemlerin başında EBUS (Endobronşiyal Ultrason) gelir. Bu işlem hastaya hafif bir sakinleştirici verilerek yapılır. Ucunda ultrason ve kamera olan ince bir boru ile soluk borusuna girilir. Ses dalgaları sayesinde soluk borusunun arkasındaki lenf bezleri görüntülenir ve aynı anda iğne ile örnek alınır. Hasta hiçbir ağrı hissetmez ve aynı gün evine döner. Özellikle kilo kaybı nedeniyle güçsüz düşmüş hastalarda, genel anestezi riskine girmeden tanı koymanın en güvenli yoludur.
Bir diğer yöntem ise Mediastinoskopidir. Bu işlem akciğer kanserinin evrelenmesinde “altın standart” kabul edilir. Boynun hemen altından yapılan çok küçük bir kesi ile girilerek, göğüs kafesinin içindeki lenf bezlerinden doğrudan parça alınır. Bu işlemin önemi şudur: Eğer hastalık lenf bezlerine yayılmışsa, tedaviye ameliyatla değil kemoterapi ile başlamak gerekebilir. Bu ayrımı yapmak, hastayı gereksiz ve ağır bir ameliyattan korumak için hayati önem taşır.
Tanı sürecinde kullandığımız başlıca yöntemler şunlardır:
- Akciğer tomografisi
- PET-BT taraması
- Bronkoskopi
- EBUS
- Mediastinoskopi
- Transtorasik iğne biyopsisi
Kapalı Ameliyat Yöntemi Olan VATS Nedir?
Eskiden göğüs cerrahisi ameliyatları denilince akla, sırtın boydan boya kesildiği, kaburgaların özel aletlerle ayrıldığı büyük ve ağrılı operasyonlar gelirdi. Kilo kaybetmiş, vücut direnci düşmüş bir hasta için bu tür açık ameliyatları kaldırmak oldukça zordur. Ancak son 30 yılda hayatımıza giren VATS (Video-Yardımlı Torasik Cerrahi) yöntemi, işin rengini tamamen değiştirdi.
VATS yönteminde, hastanın göğüs kafesini açmıyoruz. Kaburgaların arasından 1 veya 3 adet, yaklaşık 1-2 santimetrelik küçük delikler açıyoruz. Bu deliklerden içeriye yüksek çözünürlüklü bir kamera ve ince cerrahi aletler gönderiyoruz. Cerrah, içerideki görüntüyü dev bir ekrandan izleyerek ameliyatı gerçekleştiriyor.
Bu yöntemin kilo kaybı olan hastalar için avantajı çok büyüktür. Çünkü büyük kas kesileri yapılmadığı için hasta ameliyat sonrası çok daha az ağrı hisseder. Bağışıklık sistemi daha az baskılanır. En önemlisi, hasta çok daha hızlı ayağa kalkar, solunum egzersizlerini daha rahat yapar ve normal beslenmeye çok daha erken döner. Hastanın bir an önce iştahının açılması ve yemek yemeye başlaması, kaybettiği kiloları geri alması için en kritik faktördür.
VATS yönteminin hastalara sağladığı avantajlar şunlardır:
- Daha az ameliyat sonrası ağrı
- Daha kısa hastanede kalış süresi
- Daha küçük ameliyat izi
- Günlük hayata hızlı dönüş
- Daha az kan kaybı
- Bağışıklık sisteminin korunması
Cerrahi Tedavi Seçenekleri Nelerdir?
Tanıyı koyduk, evrelemeyi yaptık. Peki, kilo kaybına neden olan bu hastalığı vücuttan nasıl atacağız? Burada hastalığın türüne göre değişen cerrahi stratejilerimiz devreye girer.
Eğer sorun akciğer kanseri ise, en sık uyguladığımız yöntem “Lobektomi”dir. Akciğerlerimiz lob adı verilen parçalardan oluşur (sağda 3, solda 2 lob). Tümörün bulunduğu lobu, etrafındaki lenf bezleriyle birlikte tamamen çıkarırız. Bu hastalığın kökünü kurutmak için en etkili yöntemdir. Tümör vücuttan çıktığında, o “enerji tüketen parazit” de gitmiş olur ve metabolizma zamanla normale döner.
Eğer sorun yemek borusu kanseri ise, “Özofajektomi” dediğimiz çok daha kapsamlı bir ameliyat yaparız. Yemek borusunun hastalıklı kısmını çıkarırız. Peki, hasta nasıl yemek yiyecek? Burada vücudun kendi dokularını kullanırız. Genellikle mideyi tüp haline getirip yukarı, göğüs boşluğuna veya boyna kadar çekerek yeni bir yemek borusu yaparız. Bu sayede hasta, iyileşme süreci tamamlandığında tekrar ağızdan yemek yiyebilir hale gelir. Bu ameliyat, hastanın hayat kalitesini ve beslenme düzenini doğrudan geri kazandıran büyük bir müdahaledir.
Akalazya hastalarında ise Heller Miyotomi yaparız. Yemek borusunun altındaki sıkışmış kasları, genellikle kapalı yöntemle keseriz. Ameliyattan uyanan hasta, ertesi gün su içtiğinde suyun midesine şırıl şırıl aktığını hisseder ki bu onlar için tarif edilemez bir mutluluktur.
Uyguladığımız temel cerrahi yöntemler şunlardır:
- Lobektomi (Akciğer lobunun çıkarılması)
- Segmentektomi (Daha küçük parça çıkarılması)
- Özofajektomi (Yemek borusunun çıkarılması)
- Gastrik Pull-up (Midenin yukarı çekilmesi)
- Heller Miyotomi (Kas gevşetme ameliyatı)
- Kist veya kitle eksizyonu
Ameliyat Öncesi Beslenme Neden Önemlidir?
Kilo kaybıyla gelen bir hastayı hemen ameliyat masasına yatırmak, bazen yapılabilecek en büyük hatadır. Arabanın benzini yokken yola çıkmak gibidir bu. Vücudun protein depoları boşalmışsa, yapacağımız en mükemmel ameliyat bile başarısız olabilir. Çünkü cerrahi dikişlerin kaynaması, yaranın iyileşmesi ve enfeksiyonla mücadele için vücudun proteine ve enerjiye ihtiyacı vardır:
Bu yüzden “Preoperatif Nütrisyon” (Ameliyat Öncesi Beslenme) dediğimiz bir hazırlık dönemi uygularız. Hastanın beslenme durumunu özel testlerle değerlendiririz. Eğer riskliyse, ameliyattan önceki 7-10 gün boyunca hastayı adeta bir kampa alırız. Normal yediği yemeklere ek olarak protein ve kalori açısından zenginleştirilmiş özel medikal mamalar başlarız.
Bu mamalar sıradan gıdalar değildir; içlerinde bağışıklık sistemini güçlendiren “immünonütrisyon” öğeleri bulunur. Omega-3 yağ asitleri, arjinin ve nükleotidler gibi maddeler, vücudun savunma hücrelerini savaşa hazırlar. Bu hazırlık süreci, ameliyat sonrası komplikasyon riskini ciddi oranda düşürür. Amacımız hastayı tartıda şişmanlatmak değil hücresel düzeyde beslemektir.
Beslenme desteğinde dikkat ettiğimiz içerikler şunlardır:
- Yüksek kaliteli protein
- Omega-3 yağ asitleri
- Arjinin
- Vitamin ve mineral kompleksleri
- Yüksek kalorili formüller
Enfeksiyonlar Kilo Kaybı Yapar mı?
Son olarak göğüs cerrahisinin ilgi alanına giren enfeksiyonlardan bahsetmek gerekir. Tüberküloz (verem), tarihin eski dönemlerinden beri “ince hastalık” olarak bilinir çünkü hastayı eritip bitirir. Günümüzde hala tüberküloz ve tüberküloz dışı mikobakteri enfeksiyonları ile karşılaşıyoruz.
Bu mikroplar akciğere yerleştiğinde, vücut onları hapsetmek için büyük bir enerji harcar. Bu kronik savaş hali, hastada ciddi iştahsızlık, gece terlemesi ve kilo kaybına yol açar. Genellikle uzun süreli ilaç tedavisi uygulanır. Ancak bazen ilaçlar yetersiz kalır, akciğerde kalıcı hasarlar, kaviteler (boşluklar) veya apseler oluşur. İşte bu noktada cerrahi devreye girer. Enfeksiyon yuvası haline gelmiş ve artık işlev görmeyen akciğer parçasını çıkarmak, vücudun üzerindeki yükü kaldırır. Enfeksiyon kaynağı temizlendiğinde, vücut enerjisini artık savaşmak için değil kendini onarmak için kullanır ve hasta hızla kilo almaya başlar.
Bu tür enfeksiyonların cerrahi gerektiren durumları şunlardır:
- İlaç tedavisine dirençli vakalar
- Tekrarlayan kanlı balgam (hemoptizi)
- Akciğer apsesi
- Bronşektazi (Hava yollarının kalıcı genişlemesi)
- Harap olmuş akciğer dokusu
Sıkça sorulan sorular
İstemsiz kilo kaybı; diyet veya egzersiz olmadan vücut ağırlığının azalmasıdır. Tiroit hastalıkları, diyabet, enfeksiyonlar, sindirim sistemi hastalıkları ve kanser gibi ciddi sağlık sorunlarının belirtisi olabileceğinden mutlaka değerlendirilmelidir.
Kilo kaybı; metabolik hastalıklar, sindirim sistemi bozuklukları, kronik enfeksiyonlar, psikiyatrik hastalıklar, hormon dengesizlikleri ve bazı kanser türleri nedeniyle gelişebilir. Nedeni belirlemek için kapsamlı tıbbi değerlendirme gerekebilir.
Tanı sürecinde ayrıntılı hasta öyküsü, fizik muayene, kan testleri ve gerektiğinde görüntüleme yöntemleri uygulanır. Bulgulara göre endoskopi, kolonoskopi veya ileri tetkikler planlanarak kilo kaybının nedeni araştırılır.
Mide ülseri, çölyak hastalığı, inflamatuvar bağırsak hastalıkları, kronik pankreas hastalıkları ve mide veya bağırsak kanserleri istemsiz kilo kaybına yol açabilir. Özellikle uzun süren şikâyetlerde gastroenterolojik değerlendirme önemlidir.
Kilo kaybına halsizlik ve iştahsızlık eşlik etmesi enfeksiyonlar, kansızlık, tiroit hastalıkları, kronik organ hastalıkları veya kötü huylu tümörlerle ilişkili olabilir. Bu belirtiler birlikte görüldüğünde gecikmeden doktora başvurulmalıdır.
Kısa sürede belirgin kilo kaybı, iştahsızlık, ateş, gece terlemesi, karın ağrısı, dışkıda kan veya yutma güçlüğü gibi belirtilerle birlikte görülüyorsa ayrıntılı tıbbi değerlendirme geciktirilmeden yapılmalıdır.
Depresyon, kaygı bozuklukları ve yeme bozuklukları iştah azalmasına bağlı kilo kaybına neden olabilir. Psikolojik nedenler ancak fiziksel hastalıklar dışlandıktan sonra uzman değerlendirmesiyle kesin olarak belirlenebilir.
İleri yaşta gelişen istemsiz kilo kaybı kas kaybı, beslenme yetersizliği ve ciddi hastalıkların habercisi olabilir. Erken tanı, yaşam kalitesinin korunması ve uygun tedavinin zamanında başlanması açısından büyük önem taşır.
Tedavi kilo kaybına neden olan hastalığa göre planlanır. Altta yatan neden kontrol altına alındığında, dengeli beslenme, gerekli destek tedavileri ve düzenli takip ile sağlıklı kilo kazanımı çoğu hastada mümkün olabilir.
Dengeli beslenmek, yeterli protein ve kalori almak, düzenli egzersiz yapmak, kronik hastalıkları kontrol altında tutmak ve uzun süren iştahsızlık veya kilo kaybında erken dönemde doktora başvurmak sağlıklı vücut ağırlığının korunmasına yardımcı olur.

Prof. Dr. Alper Fındıkcıoğlu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olup göğüs cerrahisi ihtisasını Dr. Siyami Ersek Hastanesi’nde tamamlamıştır. Akademik kariyerine 2005 yılında Başkent Üniversitesi’nde başlamış; 2014’te doçent, 2022’de profesör unvanını almıştır. Akciğer kanseri, göğüs duvarı hastalıkları ve minimal invaziv cerrahi konularında geniş deneyime sahiptir. 2024 yılından itibaren mesleki çalışmalarını Acıbadem Hastanesi’nde sürdürmektedir.

