Plevra biyopsisi, akciğerleri çevreleyen plevra zarından doku örneği alınarak mikroskobik inceleme yapılmasını sağlayan tanısal bir tıbbi işlemdir. Bu yöntem özellikle plevral efüzyon, plevra kalınlaşması, enfeksiyonlar ve malign hastalıkların nedenini belirlemek amacıyla uygulanır ve kesin tanıya ulaşmada önemli klinik veriler sağlar.
Plevra biyopsisi işlemi genellikle lokal anestezi altında gerçekleştirilen minimal invaziv bir girişimdir. Hekim, görüntüleme yöntemleri veya fizik muayene bulgularına göre uygun bölgeyi belirleyerek özel biyopsi iğneleri yardımıyla plevra dokusundan küçük bir örnek alır. Alınan doku patolojik inceleme için laboratuvara gönderilir.
Kapalı iğne ile plevra biyopsisi en sık kullanılan tekniklerden biridir ve özellikle nedeni açıklanamayan plevral sıvı birikimlerinde tercih edilir. İşlem sırasında steril koşullar sağlanır, lokal anestezi uygulanır ve biyopsi iğnesi göğüs duvarından ilerletilerek plevra zarından doku örneği elde edilir. İşlem genellikle kısa sürede tamamlanır.
Plevra biyopsisinin klinik önemi, tüberküloz plevriti, mezotelyoma, metastatik tümörler ve çeşitli inflamatuvar plevra hastalıklarının tanısında yüksek doğruluk sağlamasından kaynaklanır. Patolojik değerlendirme sayesinde hastalığın tipi belirlenir ve buna uygun tedavi planı oluşturularak hastanın yönetimi daha etkili şekilde yapılır.
| Bilmeniz Gerekenler | Bilgi |
| Plevra biyopsisi nedir? | Plevra biyopsisi, akciğerleri çevreleyen zar olan plevradan (akciğer zarı) doku örneği alınarak yapılan bir tanı işlemidir. Genellikle plevral sıvının nedenini araştırmak, enfeksiyon, kanser veya başka hastalıkların tanısını koymak amacıyla yapılır. |
| Uygulama amacı | Plevral sıvının kaynağını belirlemek, plevral kalınlaşma, tümör, tüberküloz, metastatik hastalıklar veya mezotelyoma gibi durumları teşhis etmek amacıyla kullanılır. |
| Biyopsi yöntemleri | Üç temel yöntemle yapılabilir: iğne (tru-cut veya ince iğne) biyopsisi, torakoskopik biyopsi (video yardımlı torakoskopi – VATS), açık cerrahi (torakotomi) biyopsi. |
| En sık kullanılan yöntem | Kılavuzlu (ultrasonografi veya BT eşliğinde) tru-cut iğne biyopsisi en sık kullanılan yöntemdir; lokal anestezi altında gerçekleştirilir. |
| Torakoskopik biyopsi | Hastanın genel anestezi altında olduğu bu yöntemde, göğüs boşluğuna kamera ve cerrahi aletler ile girilerek doğrudan görsel olarak plevra incelenir ve biyopsi alınır. Geniş doku örnekleri sağlar. |
| Açık cerrahi biyopsi | Torakotomi yoluyla yapılan biyopsidir. Genellikle diğer yöntemlerle tanı konulamayan durumlarda tercih edilir. |
| İşlem süresi | İğne biyopsisi genellikle 15–30 dakika sürerken, torakoskopik ve açık cerrahi işlemler daha uzun sürelidir. |
| Hazırlık süreci | Kan sulandırıcı ilaçların kesilmesi, koagülasyon testlerinin yapılması, işlem öncesi açlık gerekebilir. Hekim gerekli talimatları verir. |
| Anestezi türü | İğne biyopsisinde lokal anestezi; torakoskopik ve açık cerrahi biyopsilerde genel anestezi kullanılır. |
| Risk ve komplikasyonlar | Pnömotoraks (akciğer sönmesi), kanama, enfeksiyon, ağrı, nadiren hava kaçağı görülebilir. İşlem sonrası hastanın takibi gerekir. |
| İşlem sonrası süreç | Biyopsi sonrası göğüs röntgeni ile komplikasyon kontrolü yapılır. Gerekirse göğüs tüpü takılabilir. Patoloji sonucu genellikle birkaç gün içinde çıkar. |
| Sonuç süresi | Alınan örnekler patoloji laboratuvarına gönderilir ve sonuçlar genellikle 3–7 gün içinde hazır olur. |
Akciğer Zarında Hangi Belirtiler Plevra Biyopsisi İhtiyacını Doğurur?
İnsan vücudu, iç işleyişinde bir sorun olduğunda bunu çeşitli sinyallerle dışarıya yansıtır. Akciğer zarları arasında normalden fazla sıvı birikmesi veya zarın üzerinde kitle benzeri kalınlaşmalar oluşması, hastaların günlük yaşantısını derinden etkileyen bazı şikayetleri beraberinde getirir. Sıvı birikimi, göğüs kafesi içinde ciddi bir yer kaplayarak akciğerin rahatça genişlemesini engeller. Bu durum dokuların yeterince oksijenlenememesine ve hastanın her nefeste bir dirençle karşılaşmasına yol açar.
Bununla birlikte akciğer zarının göğüs duvarına yapışık olan dış yaprağı, ağrı sinirleri açısından son derece zengindir. Bu bölgedeki herhangi bir iltihaplanma, gerilme veya tümöral büyüme, hastaya şiddetli ağrılar olarak geri döner. Hastaların tıbbi yardıma başvurmasına neden olan ve sonrasında biyopsi sürecini başlatan temel şikayetler aşağıdaki gibidir:
- Nefes darlığı
- Göğüs ağrısı
- Kuru öksürük
- Halsizlik
- Gece terlemesi
- İştahsızlık
- Kilo kaybı
- Ateş
Bu belirtilerle hastaneye başvuran bir kişide ilk yapılan değerlendirmeler genellikle detaylı bir fiziki muayene ve basit radyolojik filmlerdir. Akciğer röntgeninde veya bilgisayarlı tomografide zarlar arasında sıvı veya anormal bir doku görüldüğünde, tanıyı netleştirmek için daha ileri adımların atılması zorunlu hale gelir.
Plevra Biyopsisi Öncesinde Yapılan Sıvı Analizinde Neler İncelenir?
Akciğer zarları arasında sıvı tespit edildiğinde, biyopsi gibi doğrudan doku koparma işlemlerine geçmeden önce atılması gereken ilk adım genellikle bu sıvıdan küçük bir örnek almaktır. Torasentez adı verilen bu işlemde, ince bir iğne yardımıyla sırttan girilerek biriken sıvıdan birkaç şırınga dolusu örnek laboratuvara gönderilir. Bu sıvı, içerdiği maddeler bakımından altta yatan hastalığın adeta bir aynası gibidir.
Sıvının rengi, berraklığı ve kıvamı bile çok önemli ipuçları verir. Örneğin; saman sarısı ve berrak bir sıvı genellikle basit kalp yetmezliği veya protein eksikliğine işaret ederken, kanlı bir sıvı travmaları, iyi huylu asbest etkilenmelerini veya bazen hücresel bozulmaları akla getirir. Bulanık ve irinli bir görünüm ise şiddetli bir zatürrenin zarlara sıçradığını, yani ampiyem adı verilen durumu gösterir. Laboratuvar ortamında sıvının kimyasal ve hücresel yapısı büyük bir titizlikle incelenir. Plevra sıvısından istenen temel laboratuvar testleri şunlardır:
- Hücre sayımı
- Glukoz
- Protein
- Laktat dehidrogenaz
- Adenozin deaminaz
- Sitoloji
- Kültür
- pH
Laboratuvardan gelen bu sonuçlar, zardaki sorunun basit bir basınç dengesizliğinden mi (transüda) yoksa doğrudan zarın kendisini tutan bir hastalıktan mı (eksüda) kaynaklandığını kesin olarak ayırır. Eğer sıvı eksüda karakterindeyse ve içerisinde hastalığın kesin adını koyacak kadar net hücreler bulunamıyorsa, işte o zaman sıvının ötesine geçip zarın kendisinden parça almak, yani plevra biyopsisi yapmak kaçınılmaz bir gereklilik olur.
Kapalı Plevra Biyopsisi (İğne Biyopsisi) Adım Adım Nasıl Uygulanır?
Kapalı plevra biyopsisi, genellikle akciğer zarları arasında bol miktarda serbest sıvı bulunan hastalarda tercih edilen, klinik veya poliklinik şartlarında yapılabilen pratik bir işlemdir. Bu işlemde amaç özel olarak tasarlanmış kalın iğneler kullanarak, hastanın göğüs boşluğunu açmadan, dışarıdan zardan rastgele küçük doku parçaları koparmaktır. Yıllardır güvenle uygulanan bu yöntemde genellikle Abrams veya Cope adı verilen, uç kısımlarında küçük bir çentik ve kesici bir iç mekanizma barındıran özel iğneler kullanılır.
İşlem hastanın bir masaya veya sandalyeye oturup kollarını öne doğru uzatarak sırtını kamburlaştırmasıyla başlar. Bu pozisyon, kaburgaların arasını açarak iğnenin gireceği alanı genişletir. Doktor, ultrason veya muayene ile sıvının en yoğun olduğu noktayı belirler. İşlemin tamamen ağrısız geçmesi için cilde, cilt altı dokulara ve en hassas nokta olan akciğer zarına lokal anestezik ilaçlar enjekte edilir. Bu uyuşma sağlandıktan sonra, cilde sadece birkaç milimetrelik minik bir çizik atılır. Özel biyopsi iğnesi, sinirlerin ve damarların zarar görmemesi için her zaman alt kaburganın üst kenarından nazikçe içeriye doğru itilir. İğne plevra boşluğuna girdiğinde, içindeki özel çentik göğüs duvarının iç yüzeyine yaslanır. İğnenin iç mekanizması hareket ettirilerek oradaki zardan küçük bir pirinç tanesi büyüklüğünde parça kesilip iğnenin içine hapsedilir. Tanı şansını artırmak için iğnenin yönü hafifçe değiştirilerek farklı açılardan üç veya dört adet parça alınır. Bu işlem özellikle tüberküloz gibi zarı eşit şekilde tutan hastalıklarda son derece yüksek doğruluk oranlarına sahiptir.
Görüntüleme Eşliğinde Plevra Biyopsisi Yöntemlerinin Avantajları Nelerdir?
Tıbbi teknolojinin gelişmesiyle birlikte doktorların sadece hislerine ve anatomik işaretlere dayanarak körlemesine yaptıkları işlemler yerini giderek görerek ve hedefleyerek yapılan işlemlere bırakmıştır. Plevra biyopsilerinde bu görme yeteneğini sağlayan en önemli cihazlar ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografidir. Görüntüleme rehberliğinde yapılan biyopsiler, sadece teşhisin doğruluğunu artırmakla kalmaz, aynı zamanda hastanın güvenliğini de en üst seviyeye taşır.
Ultrasonografi, ses dalgalarını kullanarak göğüs kafesinin içinin anlık haritasını çıkarır. Herhangi bir radyasyon içermediği için son derece güvenlidir. Ultrason probu hastanın sırtına dokundurulduğunda, içerideki sıvı siyah bir boşluk, kalınlaşmış akciğer zarı ise gri-beyaz bir doku olarak ekranda belirir. Doktor, ekrandaki bu görüntüye bakarak iğneyi kalınlaşmış olan hastalıklı dokunun merkezine yönlendirir. Üstelik ultrasonun renkli Doppler özelliği sayesinde, kaburgalar arasından geçen gizli damarlar tespit edilerek kanama riski sıfıra yaklaştırılır.
Bilgisayarlı tomografi eşliğinde plevra biyopsisi ise genellikle içeride hiç sıvı olmadığı, sadece kuru bir zar kalınlaşmasının bulunduğu durumlarda devreye girer. Tomografi cihazı, hastanın göğüs kafesinin milimetrik kesitlerini alarak üç boyutlu bir harita sunar. Bazen hastalığın bulunduğu yer, kalbe, büyük damarlara veya diyaframa çok yakın, son derece riskli bir bölgede olabilir. Bu gibi durumlarda tomografi masasında, cihazın rehberliğinde milim milim ilerlenerek, başka hiçbir organa zarar vermeden o incecik zardan en doğru doku örneği güvenle alınır.
VATS (Kapalı Göğüs Cerrahisi) ile Plevra Biyopsisi Nasıl Gerçekleştirilir?
İğne biyopsilerinin yetersiz kaldığı, hastalığın göğüs zarında sadece çok küçük bir alana saklandığı veya doku tanısıyla birlikte kalıcı bir tedavinin de planlandığı durumlarda göğüs cerrahisinin en gelişmiş yöntemlerinden biri olan VATS (Video Yardımlı Torakoskopik Cerrahi) devreye girer. Günümüzde plevra hastalıklarının tanısında “altın standart” olarak kabul edilen VATS, göğüs kafesinin açılmadan, ileri teknoloji kameralar kullanılarak içinin dev ekranlarda izlenmesi ve tedavi edilmesini sağlayan kapalı ameliyat yöntemidir.
Bu işlem tam donanımlı bir ameliyathanede, genel anestezi altında gerçekleştirilir. Anestezi uzmanları, işlemi yapacak cerraha yer açmak için oldukça ilginç bir teknik kullanırlar. Hastanın soluk borusuna çift yollu özel bir tüp yerleştirilir. Bu sayede ameliyat edilecek taraftaki akciğerin havası tamamen indirilip söndürülürken, hastanın hayati fonksiyonları diğer sağlam akciğer üzerinden devam ettirilir. Akciğerin sönmesi, göğüs kafesi içinde cerrahın aletlerini rahatça hareket ettirebileceği devasa bir boşluk yaratır.
Hasta yan yatırıldıktan sonra, kaburgalar arasından bir veya iki santimetrelik küçük kesiler açılır. Bu deliklerden içeriye, ucunda yüksek çözünürlüklü ve güçlü ışık kaynağı olan ince uzun kameralar gönderilir. Göğüs boşluğunun o karanlık içi, ameliyathanedeki dev ekranlara cam gibi net ve büyütülmüş olarak yansır. Cerrah, göğüs duvarını, diyaframı, akciğerin yüzeyini ve kalp zarının komşuluğunu santim santim inceler. Şüpheli gördüğü dokuları, kalınlaşmaları veya nodülleri doğrudan gözüyle görerek, özel cerrahi makaslar ve koterler yardımıyla kesip çıkarır. Bu yöntemde hastalığı atlama veya tanı koyamama ihtimali yok denecek kadar azdır.
VATS Sırasında Plevra Biyopsisine Ek Olarak Hangi İşlemler Yapılabilir?
VATS yönteminin sadece bir teşhis aracı olmasının ötesinde, onu bu kadar değerli kılan şey aynı ameliyat seansında tedavi edici müdahalelere de imkan tanımasıdır. İğne biyopsisi ile sadece küçücük bir parça alınabilirken, VATS sırasında cerrah göğüs kafesinin içinde tam bir hakimiyete sahiptir. İçerideki tüm iltihaplı sıvı vakumlanarak temizlenebilir, birbirine yapışmış olan dokular nazikçe birbirinden ayrılabilir.
Bazen hastalıklı akciğer zarı, akciğerin etrafını adeta kalın ve sert bir zırh gibi sararak onun nefes alırken genişlemesine engel olur. Bu durumda akciğerin üzerindeki bu sert tabaka cerrahi aletlerle yavaş yavaş soyularak akciğerin yeniden özgürce şişmesi sağlanır. Başka bir senaryoda ise, hastanın akciğer zarlarında inatçı bir şekilde sürekli sıvı birikiyor olabilir. Hastayı sürekli iğne ile sıvı boşaltma zahmetinden kurtarmak için, biyopsi alındıktan hemen sonra iki zarın arasına özel steril pudralar veya ilaçlar sıkılarak zarların birbirine kalıcı olarak yapışması sağlanır. VATS sırasında yapılabilecek ek müdahaleler aşağıdaki gibidir:
- Sıvı drenajı
- Plörodez
- Dekortikasyon
- Yapışıklıkların açılması
- Kanama kontrolü
- Akciğer rezeksiyonu
- Perikardiyal pencere açılması
Tüm bu işlemler tamamlandığında, içeride kalan sıvıların ve sızabilecek havanın dışarı atılmasını sağlamak için küçük deliklerden birine silikon bir göğüs tüpü yerleştirilir ve ameliyat güvenle sonlandırılır.
Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Plevra Biyopsisi Yaklaşımları Nasıl Farklılaşır?
Plevra biyopsisi ve göğüs boşluğunun kamera ile incelenmesi işlemi, hastanelerde iki farklı uzmanlık dalı tarafından, farklı amaçlar ve farklı donanımlarla uygulanabilmektedir. Göğüs hastalıkları uzmanlarının uyguladığı yönteme medikal torakoskopi adı verilirken, göğüs cerrahisi uzmanlarının tam teşekküllü ameliyathanede uyguladığı yönteme cerrahi torakoskopi (VATS) denir.
Medikal torakoskopi, genellikle uyutulmaya gerek duyulmadan, hastanın sadece sakinleştirici ilaçlar aldığı ve işlem yapılan bölgenin lokal olarak uyuşturulduğu bir yöntemdir. Tek bir küçük delikten girilerek içerideki sıvı boşaltılır ve hastalıklı zardan basit biyopsiler alınır. İşlemin süresi daha kısadır ve donanım gereksinimi ameliyathane düzeyinde değildir.
Buna karşın cerrahi torakoskopi (VATS), çok daha kapsamlı ve sınırları geniş bir cerrahi müdahaledir. Hastanın tamamen uyutulması ve akciğerin tek taraflı olarak söndürülmesi, cerraha göğüs kafesi içinde inanılmaz bir manevra kabiliyeti sağlar. Sadece basit yüzeyel parçalar almakla kalınmaz; kanayan sert dokulara müdahale edilebilir, akciğer dokusunun derinliklerinden kitle çıkarılabilir ve çok daha zorlu yapışıklıklar makaslar ve koterler kullanılarak açılabilir. Kısacası medikal yöntem daha çok basit tanısal işlemlerde kullanılırken, cerrahi yöntem hem en karmaşık tanılarda hem de geniş çaplı tedavilerde kullanılan en güçlü silahtır.
Açık Plevra Biyopsisi (Torakotomi) Günümüzde Neden Çok Nadir Yapılır?
Geçmiş yıllarda, kapalı kamera sistemlerinin henüz icat edilmediği dönemlerde, göğüs kafesinin içine ulaşmanın tek yolu açık ameliyatlar, yani torakotomi yapmaktı. Torakotomi, sırt ve yan göğüs duvarında yaklaşık 15-20 santimetrelik büyük bir kesi açılarak kaburgaların özel metal aletlerle birbirinden zorla ayrılması ve cerrahın doğrudan ellerini göğüs boşluğunun içine sokarak işlem yapması esasına dayanır.
Ancak tıbbın ve teknolojinin minimal invaziv, yani en az zarar veren yöntemlere doğru büyük bir hızla evrilmesi sayesinde, bugün açık plevra biyopsilerine duyulan ihtiyaç yok denecek kadar azalmıştır. Açık ameliyatlar, kesilen kas dokusunun fazlalığı ve kaburgaların gerilmesi nedeniyle ameliyat sonrası dönemde hastaya ciddi ağrılar yaşatır. Hastanede yatış süresi uzar, günlük hayata dönüş haftalarca sürebilir.
Günümüzde açık yönteme sadece çok özel ve zorunlu hallerde başvurulur. Örneğin hastanın geçirilmiş çok ağır zatürreleri veya verem öyküsü varsa, akciğer zarları göğüs duvarına adeta çimento gibi yapışmış olabilir. Bu durumda kapalı kamera ile girilecek ve aletlerin hareket edebileceği hiçbir boşluk kalmamış demektir. Veya hastanın kalbi ve diğer akciğeri, ameliyat sırasında tek bir akciğerle solunum yapmayı (selektif entübasyon) kaldıramayacak kadar zayıfsa, o zaman açık yöntem tercih edilerek süreç tamamlanmaya çalışılır. Ancak bunlar dışında ilk tercih her zaman kapalı ve konforlu yöntemlerdir.
Plevra Biyopsisi İşleminin Barındırdığı Olası Riskler Nelerdir?
Modern tıbbi cihazlar, gelişmiş görüntüleme yöntemleri ve cerrahların artan tecrübesi sayesinde plevra biyopsileri genel hatlarıyla son derece güvenli işlemlerdir. Ancak cilt bütünlüğünün bozulduğu ve iç organlara temas edilen her tıbbi müdahale, doğası gereği bazı istenmeyen yan etkiler ve komplikasyon riskleri taşır. Önemli olan bu riskleri bilmek, minimize etmek için önlem almak ve ortaya çıktıklarında panik yapmadan doğru şekilde yönetebilmektir. Plevra biyopsilerinde karşılaşılabilecek temel riskler şunlardır:
- Pnömotoraks
- Hemotoraks
- Enfeksiyon
- Ağrı
- Vazovagal reaksiyon
- Organ zedelenmesi
Pnömotoraks, işlem sırasında ince biyopsi iğnesinin yanlışlıkla akciğer dokusuna hafifçe temas etmesi veya iğne deliğinden göğüs boşluğuna dışarıdan hava sızması sonucu akciğerin kısmen büzüşmesidir. Hastaların küçük bir kısmında görülen bu durum genellikle kendiliğinden düzelir. Çok nadiren havanın boşaltılması için ince bir tüp takılması gerekebilir. Hemotoraks ise kaburgaların hemen altından geçen ince damarların zedelenmesine bağlı olarak göğüs boşluğuna kan sızmasıdır. Özellikle kan sulandırıcı ilaç kullananlarda bu risk artar; bu nedenle biyopsi öncesi bu ilaçların mutlaka düzenlenmesi gerekir. Ağrı ve korkuya bağlı olarak tansiyon düşmesi ve soğuk terleme ile seyreden vazovagal reaksiyonlar ise, işlem öncesi hastaya detaylı bilgi verilerek ve etkili bir lokal uyuşturma yapılarak büyük ölçüde önlenebilir.
Plevra Biyopsisi Sonrası Hastanede İyileşme Süreci Nasıl Yönetilir?
Biyopsi işlemi başarıyla tamamlandıktan sonra başlayan iyileşme süreci, uygulanan tekniğin büyüklüğüne göre farklılık gösterir. Poliklinikte yapılan basit bir kapalı iğne biyopsisinin ardından, hasta genellikle birkaç saat hastanede misafir edilir. Bu süre zarfında tansiyon ve nabız kontrolleri yapılır, olası bir hava sızıntısını görmek için akciğer röntgeni çekilir. Her şey yolundaysa hasta aynı gün evine yürüyerek dönebilir.
Ancak işlem ameliyathanede, genel anestezi altında VATS yöntemiyle yapılmışsa hastane süreci biraz daha detaylı bir takip gerektirir. Hastalar ameliyattan uyandıklarında yanlarında genellikle içerideki havayı ve sıvıları güvenle dışarı atan silikon bir göğüs tüpü bulunur. İyileşme döneminde hastaların konforunu sağlamak ve süreci hızlandırmak için dikkat edilen en temel noktalar aşağıdaki gibidir:
- Erken mobilizasyon
- Ağrı kontrolü
- Göğüs tüpü takibi
- Derin nefes egzersizleri
- Düzenli yürüyüş
- Bol sıvı tüketimi
- Beslenme desteği
Ameliyat sonrası dönemin altın kuralı, hastayı yatağa bağımlı kılmamaktır. Ameliyatın üzerinden sadece birkaç saat geçtikten sonra hastalar hemşirelerin yardımıyla ayağa kaldırılarak koridorda yürütülür. Bu erken yürüyüşler hem bağırsakların çalışmasını hızlandırır hem bacaklarda pıhtı oluşumunu engeller hem de akciğerlerin yeniden tam kapasiteyle açılmasını sağlar. Ağrı yönetimi günümüzde çok gelişmiştir; damardan verilen otomatik ağrı kesici pompalar veya ameliyat sırasında kaburga aralarına yapılan uzun etkili uyuşturucular sayesinde hastalar süreci çok rahat atlatırlar. Göğüs tüpünden gelen sıvının rengi açıldığında ve miktarı azaldığında tüp ağrısız bir şekilde çekilir ve hasta şifayla taburcu edilir.
Plevra Biyopsisi Sonrasında Solunum Egzersizleri Neden Hayatidir?
Göğüs kafesine yapılan ister iğne biyopsisi olsun ister kapalı cerrahi olsun, her türlü müdahaleden sonra hastaları bekleyen en önemli görev akciğerlerine yeniden eski esnekliğini kazandırmaktır. Akciğerler, içlerinde milyonlarca küçük hava keseciği barındıran süngerimsi organlardır. Ameliyat sırasındaki sönme, biriken sıvının yarattığı baskı veya işlem sonrası hissedilen hafif ağrı nedeniyle hastalar farkında olmadan sığ nefes almaya başlarlar. Sığ nefes almak, bu küçük hava keseciklerinin büzüşüp kapanmasına (atelektazi) ve içeride biriken balgamın atılamayarak zatürreye dönüşmesine zemin hazırlar.
Bunu engellemenin en eğlenceli ve etkili yolu “Triflo” adı verilen, içinde üç adet renkli top bulunan solunum egzersiz cihazını kullanmaktır. Hastalar yatakta dik bir pozisyonda oturarak önce içlerindeki kirli havayı tamamen dışarı üflerler. Ardından Triflo’nun ağızlığını dudaklarının arasına alarak, sanki kalın bir pipetten koyu bir içecek çeker gibi derin, yavaş ve güçlü bir nefes alırlar. Buradaki amaç nefes üflemek değil nefes çekerek o renkli topları havaya kaldırmak ve mümkün olan en uzun süre havada asılı tutabilmektir. Bu derin nefes çekme hareketi, büzüşmüş olan tüm akciğer keseciklerini zorlayarak açar ve ciğerleri oksijenle doldurur. Hastaların her egzersiz sonrasında göğüslerine bir yastık bastırarak güçlü bir şekilde öksürmeleri ve içerideki ifrazatı dışarı atmaları iyileşme sürecini muazzam derecede hızlandırır.
Plevra Biyopsisi Sonuçları Hastalığın Tedavi Rotasını Nasıl Çizer?
Plevra biyopsisi yapılarak göğüs kafesinden alınan o küçük doku parçaları, özel solüsyonlar içinde korunarak büyük bir hızla patoloji laboratuvarına gönderilir. Burada özel cihazlarla mikronluk dilimlere ayrılan dokular, çeşitli boyalarla boyanarak güçlü mikroskoplar altında uzman patologlar tarafından incelenir. Doku içindeki hücrelerin dizilimi, yapısal bozuklukları ve birbirleriyle olan ilişkileri, aylardır hastayı yoran o gizemli hastalığın adını kesin olarak koyar. Raporun çıkması genellikle birkaç günden bir haftaya kadar sürebilir. Bu bekleyiş süreci hastalar için heyecanlı olsa da elde edilecek sonucun tedavi için ne kadar hayati olduğu unutulmamalıdır.
Eğer gelen patoloji raporu, iyi huylu bir iltihaplanmayı veya halk arasında ince hastalık olarak bilinen tüberkülozu işaret ediyorsa, hasta doğrudan ilgili uzmanlara yönlendirilerek uzun süreli ama kesin sonuç veren ilaç tedavilerine başlatılır. Herhangi bir cerrahi operasyona bir daha gerek duyulmaz. Ancak rapor, akciğer zarının kendi hücrelerinden kaynaklanan bir tümörü (mezotelyoma) veya başka bir organdan buraya sıçramış olan kötü huylu hücreleri gösteriyorsa, tedavi rotası tamamen değişir. Onkoloji, göğüs cerrahisi ve radyasyon onkolojisi uzmanlarının bir araya geldiği konseylerde hastanın durumu tüm yönleriyle değerlendirilir. Erken yakalanmış vakalarda daha geniş çaplı tümör temizleme ameliyatları gündeme gelebilirken, daha ileri durumlarda kemoterapi ve akıllı ilaç tedavileri planlanır.
Sıkça sorulan sorular

Prof. Dr. Alper Fındıkcıoğlu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olup göğüs cerrahisi ihtisasını Dr. Siyami Ersek Hastanesi’nde tamamlamıştır. Akademik kariyerine 2005 yılında Başkent Üniversitesi’nde başlamış; 2014’te doçent, 2022’de profesör unvanını almıştır. Akciğer kanseri, göğüs duvarı hastalıkları ve minimal invaziv cerrahi konularında geniş deneyime sahiptir. 2024 yılından itibaren mesleki çalışmalarını Acıbadem Hastanesi’nde sürdürmektedir.

